10 Kasım 2014 Pazartesi

Revizyonizm ve "Komünist" Partilerin Oy Oranları



Aşağıdaki grafikte yirminci yüzyıl Avrupası'nın belli başlı politik akımlarının aldıkları oy yüzdeleri verilmiş. Türkçe taramada rakamlar iyi çıkmadığı için aşağıya İngilizce'sini de koyuyorum.
Dikkat çekmek istediğim nokta Komünist Partilerin aldığı oylar.
Stalin döneminde iktidara oyla gelme hayali hiçbir zaman kurulmadığı halde Komünist Partilerin oy oranlarının sürekli arttığını görüyoruz.
Barışçıl geçiş hayallerinin kurulduğu ve seçimlerle iktidara gelinebileceği iddiasını taşıyan SBKP XX. Kongresi'nden (1956 yılından) sonra ise oylarda sürekli bir düşüş var.
Görüldüğü gibi revizyonist dönemde, Stalin dönemindeki faşizm ve savaş gibi güçlüklerin olmadığı, Komünist Partilerin mücadele sayesinde legalleştiği koşullarda "Komünist" partiler yılların itibarını yok ediyorlar.
(Kaynak: Terrens K. Hopkins, Immanuel Wallerstein, s. 221)




8 Kasım 2014 Cumartesi

Küba’da Sosyalizm Değil Kapitalizm Gelişiyor

Geçen ay açıklanan rakamlara göre “kendi hesabına çalışan işçilerin” sayısı Küba’da 476 bine çıkmış.

Ama Küba’daki partinin oportünist terimleriyle değil, gerçeğin gözünün içine bakan komünistler gibi konuşalım. “Kendi hesabına çalışan işçi” de ne demek? Burada sözü edilen düpedüz küçük burjuvazidir.

Burada asıl çarpıcı olan ülkede çok sayıda küçük burjuva olması değil. Ülkede gerçek bir komünist partisi varsa, gerçek bir proletarya diktatörlüğü varsa işçi sınıfı bu küçük burjuva kitleyi uzun vadede büyük ekonomik birimler halinde birleştirir, disipline eder, eğitir,  komünizme hazırlar.
Asıl sorun, genel iktisadi eğilim ve Küba yönetiminin bu iktisadi eğilime bilinçli olarak hız veren politikaları.

“Kendi hesabına çalışan işçi” sayısı 2010 yılında 157 binden 2014 yılında 476 bine çıktıysa, her sene seksen bin kişilik bir kitle küçük burjuvazinin saflarına katılıp bir miktar toplumsal sermayeyi parçalıyorsa, orada bir sorun vardır.

Marksizm-Leninizmin sosyalizmin inşasında küçük ölçekli üretime yönelik tavrı açıktır:

“Sosyalizm bütün toprak ve fabrikaların işçi sınıfının eline geçmesini talep eder; işçi sınıfı bütüncül bir planı takip ederek - dağınık ve küçük ölçekli değil - büyük ölçekli üretimi örgütleyeceklerdir.” (Lenin, Kalinin’in “Köylü Kongresi” Makalesine Ekler)

Lenin böyle diyor. Peki Küba Komünist Partisi bu yolu izliyor mu?

Hayır, bu yolu izlemiyor. Aslında tam tersi bir yolu izliyor.

 2010 yılında Raul Castro hükümeti 181 farklı dalda serbest meslek sahibi olmanın önünü açan yasayı onayladı. Amaç, “sosyalist Küba modelini güncellemek” ve “yeni çalışma biçimleri” ortaya çıkarmak, devletin ekonomideki rolünü azaltmaktı.

2011 yılında ise kapitalizmin gelişimi yönünde daha “radikal” bir karara imza atıldı. Devlet sektöründe çalışan bir buçuk milyon kişi 2015 yılına kadar işlerinden atılmış olacaktı. Gerekçe ise ilginç: “Üretimi ve verimliliği teşvik etmek”.

 Buradaki ideolojik iflas tablosu kararın yıkıcı ekonomik sonuçlarından da daha da kötü.

Sovyetler Birliği’ni yıkanlar da “verimlilik” adına kitlesel işsizliği savunmazlar mıydı? Bu, sosyalist sistemin kapitalist sisteme üstünlüğünü reddetmek, asalak burjuvaziyi işçi sınıfından daha üretkenmiş gibi göstermek yani düpedüz kapitalizm propagandası yapmak değil de nedir?

 2011 “reform”larının bir başka önemli özelliği de bu “kendi hesabına çalışan işçi” diye tanımlanan küçük burjuvalara sözleşmeli işçi tanıma hakkının gelmiş olmasıydı. Bu, artı-değer üretiminin, sömürünün önünün açılması demektir.

Demek ki Küba devleti sadece “kendi hesabına çalışan işçi”yle yetinmiyor, bir de başkalarının  hesabına çalışan işçiler de yaratmaktan çekinmiyor.

2013 yılının Aralık ayında bu sektöre kredi kolaylıkları sağlanacağı da açıklandı.

Bu “reformlarla ilgili daha ayrıntılı İspanyolca bilgi için: (www.trabajadores.cu/20141024/en-cuba-mas-de-476-mil-trabajadores-por-cuenta-propia/)

 Küba Ekonomi Bakanlığı’nın kendi yayınlarında ifade ettiğine göre beş yıl içinde bu sektörün tüm üretimin en az yüzde 40’ını yapması hedefleniyor.

Bu parti gerçekten komünist olsaydı tüm gücüyle meta üretiminin ve piyasanın alanını daraltmaya, toplumsallaşmış mülkiyetin ve üretimin alanını genişletmeye çalışırdı. Ama hiç çekinmeden ifade ettikleri gibi tam tersini, meta üretiminin etki alanını genişletmeye çalışıyorlar.

Ekonomi Bakanlığının açıklamasına göre “kendi hesabına çalışan” sektör durağan değildir, sürekli hareket halindedir ve sürekli “mükemmelleşmeye” çalışmaktadır.

Doğru, gerçekten de, Marx’ın Kapital’de gösterdiği gibi küçük üretim durağan değildir. “...küçük üretim, durmadan, her gün, her saat, kendiliğinden gelme bir tarzda ve geniş ölçülerde kapitalizmi ve burjuvaziyi doğurur. (Lenin, “Sol”” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı)”.

Özellikle de devlet teşviği görüyorsa küçük burjuvanın bir kısmı çok daha hızlı büyür. Sayılarının dört yıl içinde 157 binden 2014 yılında 476 bine çıkmasının da dışında (ki bu rakam ekonomik olarak aktif nüfusu 5 milyon olan bir ülke için hiç de küçük bir rakam değildir) bunların toplumsal etkileri de hızla artması kaçınılmazdır. Biriktirilen, büyüyen her sermaye bürokratların satın alınmasını, böylelikle önünü açan yeni yasaların çıkmasını kolaylaştıracaktır.

Şimdiye kadar anlattıklarımız yerli burjuvaziye verilen teşviklerle ilgiliydi.

Bir de uluslararası sermayeye gösterilen kolaylıklar var ki, bu alanda yapılan reformların Çin ve Vietnam’da zamanında yapılan reformlardan ciddi bir farkı yoktur.

16 Nisan 2014 tarihli Yabancı Yatırım Yasasından söz ediyoruz.

Aslında Küba’da 1995 yılında çıkarılmış bir Yabancı Yatırım Yasası vardı.  Ama bu yasada uluslararası sermayenin hoşuna gitmeyen bazı maddeler vardı. Örneğin yabancılar ancak %49’luk bir paya sahip oluyorlar, geri kalan %51 devlete ait olacak biçimde karma şirketler oluşturmak zorunda kalıyorlardı, karlardan alınan vergiler yüksekti, kar transferi kolay yapılamıyordu. Buna rağmen yüzmilyonlarca dolarlık sermaye özellikle de turizm alanına girdi. Bu sektörün Küba toplumuna ne kadar zarar verdiği çok anlatılır.

16 Nisan 2014 tarihli Yabancı Yatırım Yasasında ise sağolsunlar, bu zorlukların hepsini elbirliğiyle kaldırmışlar.  (Yasanın İspanyolcası şuradan incelenebilir: http://www.granma.cu/cuba/2014-04-16/asamblea-nacional-del-poder-popular)

Artık yüzde yüz yabancı sermayeli firmalar kurulabilecek. Yasada yatırımcıya önemli güvenceler veriliyor.

4.1’inci maddede firmaların kamulaştırılamayacağı belirtilmiş.

7.1’inci maddede belirtildiğine göre yabancı firma istediği anda şirketini devlete satıp çekip gidebilecek. Başka deyişle, sermayeye sonsuz hareket serbestisi tanınmış.

32’inci maddede firmanın Küba’da üretim yapıp buradan ihracat yapabileceği belirtiliyor. Aynı maddede işçilikle ilgili olarak yabancı firmalara özgü düzenlemelere gidilebileceği belirtilmiş. Burası oldukça önemli. Çünkü Küba’nın limanları, yolları, elektrik sistemi vs. yabancı sermaye için hiç cazip değil. Tam tersine, bunların durumu Haiti dışındaki pek çok Latin Amerika ülkesinden kötü. 

Henüz ülkeye fazla yabancı sermaye girişi olmamış, deneyim birikimi yok, o yüzden yatırımcılar çekiniyor. O halde yabancı sermayeyi çekmenin tek bir yolu kalıyor: ucuz işgücü. Yabancı firmalar işçilerle Devlet İş Kurumu üzerinden sözleşme imzalayacak. Bu da, işi bilen uyanık burjuva için gizli bir mesaj aslında.

Çünkü devlet tarafından kontrol edilen ücret düzeyleri üzerinden anlaşılacaksa Kübalı işçi ayda 20 dolara çalışacak.

Bu da tıpkı Çin ve Vietnam’da yapıldığı gibi, başlangıç aşamlarında yabancı sermaye için son derece ucuz emek gücü tedariği demektir.

 İki maddeyi de hızlıca inceleyip bu konuyu kapatalım. 35. maddede yabancı firmaların kişisel gelir vergisinden, 41. maddede ise gümrük vergisinden muaf tutulacağı belirtilmiş.

Özetle Küba yönetimi içeride ve dışarıda burjuvaziye göz kırpıyor.

Bir sonraki adım nedir?

“Kendi işini kurmuş Kübalıların” ve ABD’nin Miami eyaletinde ikamet eden sürgün Kübalıların İnternetteki sızlanmalarını okumak bu konuda bir fikir verebilir.

Onların istediği yabancı sermayeye verilen hakların kendilerine de verilmesi. Vergi ve ihracat kolaylıklarından, kar transferi imkanlarından onlar da yararlanmak istiyor. “Yabancıya verdiğiniz izni biz Kübalılara neden reva görmüyorsunuz?” Söyledikleri budur.

Bu şartlar altında istediklerini yaptıracakları anlaşılıyor. Önlerindeki engellerin “verimlilik adına” bir bir kaldırılması muhtemeldir.

Son olarak, Çin emperyalizminin tüm bu reformları desteklediğini belirtelim.

6 Kasım 2014 Perşembe

ABD - Bolluk İçinde Yokluk

"Bir ülkenin üretken nüfusu toplam üretken olmayan nüfusuna göre ne küçükse o ülke o kadar zengindir... Çünkü üretken nüfusun görece küçüklüğü görece emek üretkenliği derecesini ifade etmenin sadece bir başka yoludur." (Marx, Artı-Değer Teorileri, Adam Smith)

Marx'ın bu sözlerini kapitalizmin en çok geliştiği ülke olan ABD'yi düşünerek ele alalım.


Tablo, 1840-2010 arası uzun bir dönemi kapsıyor. Alt göstergede yıllar, sol üst göstergede ise yüzde oranları belirtilmiş. Mor çizgi tarım sektöründe, açık mavi çizgi hizmet sektöründe, siyah çizgi ise sanayi sektöründe çalışan işçilerin toplam işçi sayısı içindeki paylarını gösteriyor.

Görüldüğü gibi 1840 yılında tarım işçileri tüm işçilerin yüzde 70'ine yakın kısmını oluştururken, sanayi işçileri yüzde on düzeyinde bile değil.

Bu tarihten itibaren tarım işçisi sayısının sürekli düştüğünü görüyoruz.

Günümüzde ise tarım işçisi sayısı son derece düşük. İşçilerin yüzde seksene yakını hizmet sektöründe ve ancak yüzde 20'si sanayide çalışıyor. Yani bu kadar işçi ABD'nin yıllık 1.7 trilyon dolarlık sanayi üretimini gerçekleştiriyor.

Ortada ne kadar büyük bir üretici güç olduğunu siz düşünün.

Bilimin ve tekniğin sağlamış olduğu bu müthiş üretim kapasitesi herkesin çıkarına kullanılacak olsaydı insanın payına düşen emek miktarı büyük oranlarda düşürülebilir, toplumsallaşmış bireyin kendisini ve tüm geliştirmesinin önü açılırdı. Ama üretici güçlerin böylesine gelişmesine rağmen üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin söz konusu olduğu günümüz koşullarında üretim bu amaçlarla değil, kar amacıyla yapıldığı için her türlü “gelişim” yoksullaşmayı beraberinden getiriyor.

Sermaye birikimi ve sermaye yoğunlaşması “fazla” işçi nüfusuyla el ele gider. Bir ülkenin üretken nüfusü, toplam ürüne oranla ne kadar küçükse bu ülke o kadar zengindir çünkü artı ürünü üretmek için daha az işçiye gereksinim duyuyor demektir. Ama toplumsal zenginlik ne kadarsa, yedek sanayi ordusu da o kadar fazladır. İşçi sınıfının çalışan-aktif kesiminin çalışmayan-yedek sanayi ordusuna (en iyi ihtimalle ABD örneğinde gördüğümüz gibi hizmet sektöründeki üretken olmayan işçi ordusuna) oranı ne kadar düşükse, toplumdaki sefalet o kadar fazla olur. Sermaye birikiminin genel ve mutlak yasası budur. Sermaye biriktikçe onu üreten işçi sınıfı için sefalet, cehalet, akıl hastalığı, kölelik de birikir.

ABD emperyalist bir ülke olup başka halkları yağmalayarak elde ettiği muazzam miktardaki ekstra-artı değere rağmen kapitalist gelişmenin getirdiği tüm olumsuzlukları ABD halkına yaşatmaktadır.

Bazı örnekler vermek gerekirse:

- Elli milyon Amerikalı yoksulluk içinde yaşamaktadır.

- 47 milyon kişi gıda karnesiyle karnını doyurmakta, 17 milyon kişi açlık sınırına yakın yaşamaktadır.

- Ömrünü çalışarak geçirmiş yaşlı nüfusun yarısı (20 milyon kişi) her an yoksulluğa düşme tehlikesi altındadır.

- Her beş Amerikalıdan dördü işsiz kalma tehlikesini hissettiğini söylemektedir.

- Amerika genelinde 301 binden fazla ev boştur. Evlerin boş olmasının nedeni ise insanların bankalara olan konut kredisi borçlarını ödeyememeleridir.

- Krizden sonra bankaların el koyduğu evlerin sayısı bir buçuk milyon.

- Amerika genelinde 10,9 milyon ev sahibi konut kredisi borcunu ödeyememe riski ile yüz yüzedir.

-  1990 - 2010 arasında ABD'de intihar vakaları yüzde 30 oranında artış göstermiştir.

- Ruh sağlığı tedavisi gören kişi sayısı son 15 yılda ikiye katlanarak 11.5 milyona yükselmiştir.

- ABD'de 70 milyon insan düzenli olarak uyuşturucu madde kullanmaktadır. 60 milyon insan ise düzenli olarak alkol almaktadır. 22 milyon kişinin kullandığı uyuşturucu illegal tipte uyuşturucudur. 60 milyon düzenli alkol alan kişi arasında 58 milyonu "ciddi alkol sorunu olan" kişiler olarak nitelenmektedir.

- İki buçuk milyon insan hapishanededir. ABD dünyada en çok tutuklu nüfusu olan ülkedir. Tutuklu sayısı, mühendis ve öğretmen sayısından fazladır. Tutuklu sayısındaki artış aşağıdaki grafikte çarpıcı bir biçimde görülmektedir:



- ABD polisinin silahlandırılması için ayrılan bütçe 1987 yılından beri %120 oranında artmıştır.


Bütün bunlar, özellikle de yukarıda göstermeye çalıştığımız muazzam toplumsal zenginlik ve son derece gelişmiş üretici güçlerin bulunduğu koşullarda büyük bir çelişki gibi durmaktadır. Bolluk içinde yokluk...

Ama bu, kapitalizmin kendi çelişkisidir. Çünkü kapitalizmde yokluk çalışan kitlelere kalırken, bolluğu burjuvazi alır götürür. ABD'de nüfusun yüzde birlik kısmı toplam servetin yüzde 20'sine sahiptir.

Aşağıdaki grafik eşitsizliğin kapitalizm geliştikçe nasıl arrtığını göstermektedir. Mavi çubuk 1967-1980 arasını, yeşil çubuk 1980-2009 arasını göstermektedir. 1967 yılında en alt gelir düzeyine sahip yüzde 5'lik kesim toplam servetin yüzde %16'sına sahipken en üst gelir düzeyine sahip yüzde 5'lik kesim yüzde 8'lik bir paya sahipti. Bugün ise en alt gelir düzeyine sahip yüzde 5'lik kesim toplam servetin sadece yüzde 8'ine sahipken en üst gelir düzeyine sahip yüzde 5'lik kesim  yüzde 42 gibi muazzam bir paya sahip hale gelmiştir.






Stalin Moskova Metrosu Açılış Konuşması - 15 Mart 1935 (Türkçe altyazılı) -(Altyazılar için "cc"ye basın)

Bu da bir açılış töreni.
Fark şu ki, bu inşaatın arka planında işçi sömürüsü, iş cinayeti, işçinin sırtından zenginleşen asalaklar, rüşvet, aracı, komisyon yok.
Burada, tüm toplum için kolektif üretim, dayanışma, kardeşlik, bunun verdiği neşe ve coşku var.
Kapitalizme ölüm, yaşasın sosyalizm!
Yaşasın Büyük Sosyalist Ekim Devrimi!


4 Kasım 2014 Salı

Emperyalist Rekabetin Eşitsizlik Boyutu


Ekim ayının başında dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin'in en büyük ekonomi ABD’yi satın alma gücü paritesine göre geçtiği ilan edilmişti. IMF, Çin’in satın alma gücü paritesinin 17,632 trilyon dolar, ABD’nin ise 17,416 trilyon dolar olarak gerçekleştiğini açıklamıştı.

Emperyalist Çin'in emperyalist ABD'ye yaklaştığı, hatta bazı alanlarda geride bıraktığı burjuva basına çok yansıyor ve biliniyor.

Daha az bilineni, ABD'nin sanayi üretimi, dış ticaret, dış yatırım gibi alanların dışında eşitsizlikte de ABD'yle rekabet ediyor oluşu.

Böyle olması da doğal, çünkü kapitalizmde zenginliği artışı aynı zamanda kaçınılmaz olarak yoksulluğun artışı demektir, zenginlik yoksulluk artırılarak elde edilir.

Burjuva politik ekonomiye ait bir ölçüt de olsa, gelir dağılımındaki eşitsizliği veren "Gini katsayısı" bize bir fikir verebilir. Bu rakam arttıkça, eşitsizlik de artıyor demektir.

1981 yılında bu rakam 29'du. 2010'da 40 oldu. ABD'ye yakın (46.9).

En üstteki yüzde 10’un serveti, Amerika’daki toplam servetin yüzde 75’i civarında. Çin'de ise en üstteki yüzde 10’un servetin toplam servetin yüzde 64.

Az kaldı, Çin ABD'yi yakalayacak...

Ekim Ayı Enflasyonu ve Onun Sınıfsal Özü


Devletin resmi kurumları duyuruyor:

"Ekim ayında  gıda ve alkolsüz içki fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 12.56’ya yükseldi."

Son on ayda maaşına zam almayanlar bunu şöyle de okuyabilir:

"Maaşınız son dokuz ayda yüzde 12.56 düşürülmüştür."

OECD ülkeleri içinde asgari ücretli çalışanın en kalabalık olduğu ülke olan Türkiye’de enflasyon oranı gelişmekte olan ülkeler (yüzde 5-6 civarındaki) ortalamasının neredeyse iki katı kadardır.

Bir yılda yüzde 3 büyüyen ekonomiye karşılık yüze 14 büyüyen para arzı.

Enflasyon aşırı üretimin ya da kitlelere satılan ürünlerin azalmasının bir sonucu olarak dolaşım alanının aşırı parayla dolmasıdır.

Enflasyonun sınıfsal özü, kitlelerin ücretlerini düşürerek ulusal gelirin burjuvazi lehine yeniden dağıtılmasından ve küçük üreticinin daha hızlı yıkılmasından ibarettir.

Lenin'in ifadesiyle "kağıt para basımı zorunlu borcun en kötü biçimidir, en çok da işçilerin, nüfusun en yoksul kesimlerinin yaşadığı koşulları kötüleştirir" (Lenin, "Yaklaşan Felaket ve Kurtulma Çareleri").

Türkiye'de sermaye devleti, tıpkı dolaylı vergi konusunda olduğu gibi enflasyon konusunda işçi sınıfı ve emekçi kitlelere saldırmaya en "hevesli" devletlerden biri.





Kapitalizmde Zorunlu Göç

Aşağıdaki tabloda 2014 yılında "kargaşa ve şiddet" nedeniyle göç etmek zorunda kalmış insanların her bir ülkedeki sayısı veriliyor.
Görüldüğü gibi, söz konusu zorunlu göçlerin hemen hepsi emperyalistlerin çıkardığı ve kışkırttığı iç savaşlar ve faşist rejimlerin uygulamalarından kaynaklanıyor.