11 Ağustos 2016 Perşembe

Patronlar OHAL'i Fırsata Çeviriyor

5 yıldızlı bir otelin Genel Müdürü duyuru panosuna astığı bildiride şunları söylüyor:
“İstirahatli personel hakkında, tüm departmanlara;

Bugüne kadar birçok defalar Personel İdari İşleri Müdürü, İnsan Kaynakları Müdürü ve departman müdürlerine ikazda bulunmama rağmen hala istirahatli, izinli veya tatilde olan personele telefonla ulaşılamamaktadır. Gerektiği halde istirahatli olan personelin evine kontrol gönderilecektir. Bu işleri Personel İdari İşler Müdürü ve İnsan Kaynakları Müdürü takip edecektir.

Tüm personel turizm sektöründe çalıştığını ve nasıl çalışacağını unutmamalıdır. İstirahatlerin yarısının bozuk düzenden dolayı keyfi alındığının farkında olmamıza rağmen her şeyi ile kanuni çalıştığımız için kanuni işlemlere hiçbir şey yapamamaktayız. Fakat her türlü kontrol hakkımızı kullanırız. Bu olaylar ile düzgün çalışan personelin hakları ihlal edilmektedir. Tüm müdürlerin dikkatine.

İstanbul Çınar Hotel Genel Müdürü Esen Çetingil”

Genel Müdür hızını alamamış, OHAL’den vazife çıkararak istirahat eden işçilerin nerede istirahat edeceğine karar verme, bunu denetleme yetkisini kendi kendine bahşetmiş. Turizm sektöründe örgütlenen işçi arkadaşlar, OHAL ilanından önce böyle bir tehdide otellerde patronların kolay kolay cesaret edemediğini söylüyor.

Devam edelim.

Elazığ’da AKSA Elektrik Arıza’da yürütülen toplu iş sözleşmesi sürecinde tıkanıklık yaşanıyor. İşçiler eylem yapmaya karar veriyorlar. 25 işçi gözaltına alınıyor. Polis işçilere şöyle diyor:
“Eylemi bitirmezseniz 30 gün gözaltı yaparız!” (OHAL ilanııyla gözaltı süresi 30 güne çıkarılmıştı.)

Adana’da aylardır maaşları ödenmediği için direnişte olan Ekoroma işçilerinin Mersin’e girişleri ve bildiri dağıtımları OHAL gerekçesiyle engelleniyor. İşçiler gözaltına alınmakla tehdit ediliyor.

OHAL’den faydalananlar sadece patronlar, genel müdürler ya da polis de değil. Sarı sendikalar da, OHAL sopasını işçiler üzerinde deniyor. Haksız yere işten atmalara karşı tepkilerini eylemle göstermek isteyen BEDAŞ işçilerine Türk-İş’e bağlı Tes-İş Sendikası: “OHAL sürecinde eylem yapmanın cezası 30 gün gözaltı süresi. 40 kişiden 10 kişi atılacak ama eylem yaparsanız bu sayı artabilir” diyerek, onları eylemden alıkoymaya çalışıyor.

Örnekler daha da çoğaltılabilir. Farklı sektörlerden işçi arkadaşlar son dönemde patronların büyük baskısı altında kaldıklarını anlatıyorlar.

Bu patronları, genel müdürleri, polisi, sarı sendikaları cesaretlendiren nedir?

2 Ağustos'ta "Cumhurbaşkanlığı Külliyesi"nde yapılan "Uluslararası Yatırımcılarla Yüksek Düzeyli Ekonomi Toplantısı"nda Tayyip Erdoğan'ın yaptığı konuşma bu konuda bize bazı önemli ipuçları verebilir:

“İlan ettiğimiz bu OHAL ile devletin işleyişini hızlandırmak, bunu hızlandırırken de devletin yeniden yapılanması sürecini başlattık.

TBMM'de bekleyen Ekonomik Reform Paketlerinin süratle yasalaştırılması konusunda arkadaşlarımız ile hemfikiriz. Darbe girişimi ile ilgili süreçler Kanun Hükmünde Kararnameler ile yürütüldüğü için meclis gündeminin tıkanması, Ekonomik Reform Paketlerinin ötelenmesi söz konusu değildir.”

İki gün sonra, yine “Cumhurbaşkanlığı Külliyesi”nde yapılan “Oda ve Borsa Başkanları ile İstişare Toplantısı”nda Tayyip Erdoğan şunları söylüyor:

“Kalkıp ‘devletin malı deniz yemeyen domuz, girdin mi içeri ölene kadar kal orada’... Böyle bir şey olmaz. Şimdi devleti bunlardan arındırma zamanıdır, tüm sektörleri arındırma zamanıdır. Bu yasal düzenleme Anayasa değişikliği gerektiriyor ve ben bu konuda muhalefet liderleriyle yaptığım görüşmede kendilerine söyledim.”

Bu konuşmalardan patronlar büyük cesaret alıyorlar. Memnuniyetlerini kurumsal yayınlarında da dile getiriyorlar. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tarafından hazırlanan Temmuz 2016 Ekonomi Bülteni’nde; “Küresel yatırımcılarla Hükümetimizin temasa geçerek güvence vermesi isabetli oldu, finansal piyasalardan önemli bir sermaye çıkışı yaşanmadı, çıkan da geri dönmeye başladı” yazıyor.

ABD finans kapitalinin sözcüsü Financial Times gazetesi 11 Ağustos 2016 tarihli sayısındaki haberinde Türkiye burjuvazisindeki panik havasını çok iyi yansıtıyor:

“Temmuz ayındaki darbe girişiminden sonra, Türk Bakanlar, yetkililer ve ticaret organları dünyanın en büyük on yedinci ekonomisinin iyi durumda olduğunu kanıtlamak için büyük çaba gösteriyor, yatırımcılarla görüşüyor, yabancı basına reklam veriyor ve güven artırıcı bir dizi önlem paketi açıklıyor.

Türkler, piyasaları ve yatırımcılara güven verme telaşı içindeler. Özellikle de, Moody’s Kredi Derecelendirme Kuruluşu’nun Türkiye’nin ulusal borcunu batık ilan edebileceği uyarısını yaptıktan sonra.

Moody’s, Fitch’le birlikte Türkiye’yi “yatırım yapılabilir” olarak gören tek kuruluş. Bu kuruluşların “yatırım yapılabilir” değerlendirmesi dünyanın en büyük fonlarının Türkiye’de kalmasını sağlıyor. Bu statünün kaybedilmesi, 10 milyar dolar civarında tahvilin otomatik olarak satılmasına yol açacak.

Analistler, böyle bir durumda, Türk ekonomisinin küresel şoklara çok açık hale geleceğini, borçlu Türk banka ve şirketlerin borçlanma masraflarının yükseleceğini ve büyümenin duracağını düşünüyor.”

Marx’ın şu satırlarını hatırlatmadan edemiyoruz:

“Kredi ücretli emeğin sermaye tarafından, proletaryanın burjuvazi tarafından, küçük burjuvazinin büyük burjuvazi tarafından sömürülmesinin geleneksel tarzda devam edeceğine olan güvene dayanır. Bu yüzden, doğası ne olursa olsun, proletaryanın her siyasi hamlesi, eğer bu hamle burjuvazinin doğrudan emri altında gerçekleşmiyorsa, bu güveni sarsar, krediyi zayıflatır” (Karl Marx, Burjuvazi ve Karşı Devrim, Marx-Engels Toplu Eserler, c. 8)

Görüldüğü gibi, Türkiye burjuvazisi durgunluktan, borçlarından sıyrılmak için siyasi krizi fırsata çevirmeye çalışıyor ve işçi sınıfına yönelik saldırılarını artırıyor.

Bütün bunlar göstermektedir ki burjuva yazar çizer takımının işçilere vaaz ettiği gibi “siyasetle ilgilenmemek”, yalnızca “kendi ekmek davasına” bakmak işçileri kurtarmıyor. Mevcut kavganın burjuvazinin kendi içindeki bir iktidar kavgası olduğu doğrudur. Ama bu tür “aile içi” kavgaların en ağır faturası herkesten çok işçilere ve emekçilere çıkarılmaktadır. Ancak işçiler olarak kendi bağımsız siyasal, sendikal vb. örgütlenmemizi gerçekleştirebilirsek ülke gündemini sürekli burjuvazinin kendi içindeki iki yüzlü iktidar ve menfaat kavgalarının işgal etmesine ve bizim taraf olmadığımız kavgaların faturasının hep bize çıkarılmasına bir son verebiliriz.


10 Ağustos 2016 Çarşamba

Çin Emperyalizminin Avrupa Çıkarması


“İngiliz ve Alman kapitalistlerinin dünya pazarındaki rekabeti her seferinde daha güçlü bir biçimde hissediliyor. İngiltere’nin eski üstünlüğü ve dünya piyasasındaki mutlak hakimiyeti artık tarih oldu. Almanya özellikle hızlı gelişen kapitalist ülkeler arasında yer alıyor ve Alman sanayisi giderek daha fazla bir biçimde yabancı pazarlarda kendilerine yer arıyorlar. Sömürge savaşları ve ticari çıkar çatışmaları kapitalist toplumdaki en başlıca savaş nedeni haline geldi” (Lenin, Alman ve İngiliz İşçilerin Barış Manifestosu, Toplu Eserler, c. 17, s. 208 - İspanyolca Baskı)

Lenin, kapitalizmin emperyalizm aşamasında savaşların kaçınılmazlığının iktisadi nedenlerini anlattığı bu satırları yaklaşık 100 yıl önce yazdı. Yüz yıl sonra, emperyalizm, daha vahşi bir biçimde, tüm çelişkileriyle ayakta. Bu yazıda, güncel bazı haberlerden yararlanarak, Lenin’in sözünü ettiği ve emperyalist savaşların temel nedeni olan “ticari çıkar çatışmaları”ndan güncel örnekler vermeye çalışacağız. Aşağıdaki yazıdaki veriler 10 Ağustos 2016 tarihli Financial Times gazetesinden alınmıştır.

Görüleceği gibi, aktörler değişse de, emperyalizm “bildiğimiz” emperyalizm ve şüphesiz yeni savaşlara gebe.

*

Almanya, yüksek mühendislik ve teknoloji alanlarında güçlenmeye çalışan Çin’in en fazla sermaye ihracı yaptığı ülkelerden biri haline geldi. Almanya, bunu ülkenin stratejik sektörlerine bir tehdit olarak görüyor.

Almanya’nın en çok patent alan mühendislik firmalarından, sanayi robotları üretimiyle ünlü Kuka firması Çinli şirket Midea  tarafından 4.5 milyar dolara satın alındı. Midea, artık bu şirketin hisselerinin %94.55’ini elinde tutuyor. Bu Çin’in Almanya’da satın aldığı en büyük şirket.

Ülkenin en önemli mühendislik firmalarından birinin Çin tarafından satın alınması Almanya’da büyük bir endişe yarattı. Üst düzey Alman burjuva politikacılarının endişelenmelerinin nedeni  “4. Sanayi Devrimi” dedikleri (bilişim teknolojisi ve sanayinin birliğini ifade etmeye çalışıyorlar) son teknolojik dönüşümlerin merkezinde yer alan bir firma olması. Şirket, otomotiv ve uçak üretiminde kullanılan robotların üretiminin yanısıra “buluttan” veri alıp nesnelerin birbiriyle iletişime geçmesini sağlayan daha “akıllı” sistemlerde de uzmanlaşmıştı.  

Financial Times’da çıkan habere göre Almanya Başbakanı Merkel de, Kuka’nın satılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş.

Kuka şirketinin alınması aslında bardağı taşıran son damla. Almanya, bu satın almadan önce de Çin’in en fazla sermaye ihracı yaptığı ülkelerden biri haline gelmek üzereydi. Çin, sadece bu yılın ilk yarısında Almanya’da 10.8 milyar dolarlık yatırım yaptı ve 37 Alman şirketini satın aldı. Bu yıl yapılan sermaye ihracı geçmişte yapılan tüm yatırımların toplamından fazla. 2015 yılında Çinli şirketler 35 Alman firmasını satın almıştı.

Almanya’ya yapılan dış yatırımların (sermaye ihracının) yüzde 40’ı Çin’den geliyor.

Çin Almanya’dan rastgele şirket satın almıyor. Satın alınan şirketler yüksek teknolojili sektörlerde yer alıyor. Örneğin 400 milyon dolara satın alınan Osram aydınlatma sektöründe önemli bir Alman firmasıydı. Aynı şekilde, atık yönetimi şirketi EEW ya da neredeyse bir milyar dolara satın alınan Alman makine üreticisi KraussMaffei Group da son derece önemli firmalar.  

Çinli firmalar,ağır sanayi dışında ilaç ve biyoteknoloji sektörlerinden de önemli Alman firmalarını satın alıyor.

Emperyalist Çin’in diğer emperyalist ülkeleri endişelendiren yatırımları sadece Almanya’yla sınırlı değil. Geçen ay İngiltere Başbakanı Theresa May, Çin tarafından yapılan 18 milyar dolar değerindeki nükleer santralin yapımını son anda durdurdu. Kaygılar benzer: bir kriz anında Çin santralin işletimini durdurma tehdidinde bulunabilir.

Benzer bir kaygıyı duyan ABD devleti bir aydınlatma fabrikasını Çin’e satmak isteyen Philips’e engel oldu.

Çin’in ChemChina adlı kimya şirketinin 44 milyar dolar karşılığında İsviçreli kimya devi Sygenta’yı satın alması da devlet engeliyle karşılaşabilir.

Görüldüğü gibi, işlerine geldiği zaman “sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması”nı savunan emperyalist ülkeler konu başka emperyalist ülkelerin sermayelerinin önemli sektörlere girmesi söz konusu olduğunda bu söylemi unutup korumacı bir tutum alabiliyorlar.

Sonuç olarak Çin emperyalizmi kararlı. Karların yüksek olduğu yüksek teknoloji sektörüne girmek istiyorlar. Bunu yapabilmek için, Çinli şirketlerin (grevler sayesinde atan işçi ücretlerinin artmasının da etkisiyle) sermayelerinin organik bileşimini yükseltmeleri gerekiyor. Şu anda Çin’de 10 bin işçiye 36 robot düşüyor. Bu rakam Avrupa’da 85, Kuzey Amerika’da 79. Çin, 2020 yılında 10 bin işçiye 150 robot düşmesini hedeflediğini açıkladı. Bu yüzden Çin, robot pazarının en fazla gelişeceği yerlerden biri. Alman burjuva politikacılar, Çinli bir şirketle ortak girişim halinde robot üretimini Çin’de yapıp asıl teknolojinin Almanya’da kalması için uğraştılar. Ama Alman yatırımcıların sermayelerinin gücü buna yetmedi. Bu emperyalist mücadele artarak devam edecek.



 
 

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Koç Holding'le İlgili Kısa Bir Not

Koç Holding, 2006 yılında 392 milyon 176 bin dolar kar açıkladı. Bu rakam, 2015 yılında 1 milyar 311 milyon 764 bin dolara çıktı. Başka deyişle Koç Holding, son 10 yılda karlarını üçe katladı. Koç Holding'in 2006 yılında 88 bin 248 çalışanı vardı. Bu rakam 2015'te 91 bin 522 kişiye çıktı. Demek ki, neredeyse aynı sayıda işçi, üç kat fazla üretiyor. Bu tekelin (dünyada ilk 500 tekel arasına giren tek Türk şirketi - 421. sırada) görece artı-değer sömürüsüyle büyüdüğünü söyleyebiliriz.

Durgunluk Uzadıkça Tekeller Saldırıyor, İşçi Sınıfını Mücadeleye Zorluyor

Bölgeler arasında önemli farklılar olsa da, bir bütün olarak kapitalist dünya ekonomisinin 2008 yılında girdiği aşırı üretimden çıktığını söyleyebiliriz. Buna karşılık, çevrim konjonktürü, kriz sonrası inişli çıkışlı durgunluk evresinden yükseliş evresine geçemedi.

Genellikle ortalama karın üzerinde kar eden ve tekelci konumları nedeniyle diğer firmalara karşı önemli avantajlara sahip olan dünyanın en büyük 500 tekelinin karlılık durumuna baktığımızda bu durgunluk açıkça görülüyor. Bu firmaların gelirlerinde 2010 yılından bu yana bir gerileme olmamıştı. Ama 2014’te 31.2 trilyon dolar olan bu gelirler, 2015’te 27.6 trilyon dolara düştü. Başka deyişle, bu firmaların gelirleri %11.5 oranında azaldı. Azımsanmayacak bir düşüş. Bu süper tekeller bu haldeyse, daha küçük tekellerin, hele orta ölçekli ve küçük firmaların durumunu tahmin etmek hiç zor değil.

Karlardaki bu düşüş, süper tekeller arasındaki rekabeti artırdı. Her tekel kendi devletinin arkasında mevzileniyor. Emperyalist ülkelerin merkez bankaları bu süper tekellerin hizmetinde, ürünleri ucuzlasın diye sabah akşam para basıyorlar.

Bu kızışan rekabet emperyalist ülkeler arasındaki siyasi ve askeri alanda kızışan rekabetin ekonomik temelini oluşturmaktadır.

Uzayan durgunluk, tekelci kapitalist devletlerin korumacı önlemlerinin artmasına yol açıyor. İngiltere, AB’den ayrıldı. Çin, iç piyasada açıkça Çinli firmaları koruyan önlemler alıyor. (Örneğin, Çin piyasasına girmek için en çok çaba sarf eden firmalardan Uber, yakın zamanda teslim bayrağını çekerek hisselerinin çoğunluğunu yerli bir firmaya satmak zorunda kaldı.) Fortune dergisi “Asya, Orta Doğu ve Afrika’da ticaret ve yatırımın önündeki engellerin arttığını” belirtiyor.

Rekabet öylesine kıyasıya ki, ekonomik göstergelerdeki herhangi bir değişim belirli ülke tekellerine yararken, diğerlerine darbe indiriyor. Örneğin, ABD dolarının değerinin son iki yılda %20 oranında artması söz gelimi Alman tekellerine büyük kazanç sağlarken, ABD’li tekellerin hanesine zarar olarak yazılıyor. Neden? Çünkü yüksek dolar ABD’li firmaların ürünlerinin daha yüksek fiyata satılmasına yol açıyor. Ayrıca, ABD’li firmaların kasasına daha az dolar giriyor. Örnek vermek gerekirse, ABD’li bir tekelin Avrupa’ya yaptığı 1 milyar Euroluk satışın değeri 2014 yılında 1.3 milyar dolardı. Ama dolar yükselince, bu değer 2015 yılında 1.1 milyar dolara düştü.

Buna karşılık bir Alman tekelini ele alalım. Örneğin BMW, ABD’ye sattığı otomobillerden 2014 yılında 13.7 milyar dolar Euro elde etmiş. Ama 2015 yılında dolardaki yükseliş sayesinde gelirini 18.2 milyar dolara çıkarıyor. Yüzde 33 gibi büyük bir artış.

Ayrıca, dolardaki yükseliş sayesinde Avrupa firmaları ABD pazarında daha ucuza teklif verebiliyorlar. Bu da ABD’li iç piyasada da pay kaybetmeleri anlamına geliyor.

Bu durum ABD’li tekellerin birleşmelerine (yani daha küçük tekellerin daha büyük tekeller tarafından yutulması sonucunda sermaye merkezileşmesi ve yoğunlaşmasının artmasına), teknolojiyi geliştirmesine ve işçi çıkarmasına yol açacak. Yukarıda sözü edilen korumacı eğilimlerin güçleneceğine de şüphe yok.  

Bütün bunların, tüm dünyada, tüm ülkelerdeki emek - sermaye çelişkisini artıracağına hiç şüphe yoktur. Tekeller, rakip tekeller karşısında rekabet avantajına sahip olmak için her ülkede işçi sınıfına yönelik saldırılarını artırıyorlar ve artırmak zorundalar. İşçi sınıfı tüm dünyada daha büyük sömürü ve daha kötü yaşam koşulları dayatmasına karşı iki seçenekle karşı karşıya kalacaktır. Ya kendisini sermayenin “insafına” terk edecek, sefalet içinde daha derinlere batacak ya da mücadele edecektir. Koşullar işçi sınıfının tüm dünyada mücadeleye zorlamaktadır.

Bütün bunların, hammaddelere, ucuz emek gücüne ulaşmayı amaçlayan emperyalistler arası mücadeleyi artıracağına hiç şüphe yoktur.

Bütün bunların, başlıca emperyalist ülkelerle sömürge ve yarı-sömürgeler arasındaki mücadeleyi artıracağı, ezilen halkları emperyalizme karşı mücadeleye sevk edeceği de kesindir.

Türkiye’de de, dünyadaki sürece paralel, baskı ve mücadeleye zemin hazırlayan bir ekonomik süreç yaşanmaktadır.

Dünyadaki en büyük ilk beş yüz tekel listesinde sadece bir firması (Koç Holding - 2015’te 421. sırada) bulunan Türkiye’deki tekellerin durumunda da, 2015 yılı ve 2016 başında genel bir kötüleşme görülmektedir. “Capital” dergisinin araştırmasına göre, 2010-2014 arasında hiç küçülme yaşamayan Türkiye’nin en büyük 500 şirketi 2015 yılında yüzde 0.3 oranında küçüldü ve bunların karları %8.3 oranında azaldı.  

Türkiye’deki tekellerin son on yılda katettikleri büyümeyi görmek için şu rakamlara bakmak yeterli olacaktır: Bundan on yıl önce ilk 500 şirket arasına girebilmek için gereken minimum ciro yılda 48 milyon dolardı. Bu rakam günümüzde 141 milyon dolar yani yaklaşık üç kat artış söz konusu. Ayrıca, bu şirketlerin ait oldukları sektörlere bakarsak, enerji ve otomotiv gibi yüksek teknoloji isteyen sektörlerin çoğunlukta olduğunu, buna karşılık tekstil gibi düşük teknoloji gerektiren sektörlerin ise %3 gibi bir oranı oluşturduğunu görürüz. Buna ek olarak, zirvedeki 100 şirket ilk 500 şirketin gelirinin %64’üne sahipken, sıralamada 400-500’üncü şirketler arasındaki 100 şirket arasındaki şirketler ancak %5’lik bir paya sahipler.

Toparlarsak, ortalama karın üzerinde kar eden, organik bileşimi yüksek sermayeye sahip firmalar olan Türkiye’deki tekel ve holdingler 2015-2016 yıllarındaki kayıplarını telafi etmek için yoğun bir saldırıya geçmiştir ve bu saldırısını devam ettirecektir. Tekellerin ekonomik çıkarları işçi sınıfına daha fazla saldırmasını gerektirmektedir. Bu saldırılar da kaçınılmaz olarak işçi sınıfını harekete geçirecektir.

22 Mayıs 2016 Pazar

Latin Amerika’da Neler Oluyor? - Venezüella Komünist İşçi Hareketi üyesi Antonio Fuenmayor'la Röportaj


Latin Amerika'daki son gelişmelerle ilgili olarak Internet üzerinden, 
Venezüella Komünist İşçi Hareketi üyesi Antonio Fuenmayor'la röportaj yaptık. 

* 

Latin Amerika’da Neler Oluyor?

Venezüella Komünist İşçi Hareketi üyesi Antonio Fuenmayor'la Röportaj

Son dönemde Latin Amerika’da bir dönem kapanıyor, “sol” iktidarlar ardarda yıkılıyor. “XXI. Yüzyıl Sosyalizmiyle” ilgili ne düşünüyorsunuz? Bu akımın tarihsel rolü nedir?

Latin Amerika’da bir dönemin kapandığını düşünmüyorum; dünya devriminin geri çekildiği bir dönemin Latin Amerika’daki bir yansıması yaşanıyor halen. “XXI. yüzyıl sosyalizmi” dedikleri şey bir safsata, “sosyal-demokrasi”nin giydiği bir kıyafet sadece. Bu bilim dışı, anti-marksist akımın oynadığı tarihsel rol Latin Amerika halklarının devrimci yürüyüşünü yavaşlatmak olmuştur.

“XXI. Yüzyıl Sosyalizmi”, hammadde fiyatlarının çok yüksek olduğu son 15 yılda, bazı Latin Amerika ülkelerinde,  kapitalizmin “düzenlenmesine" ve görünüşte “sol” olan ama özünde iliklerine kadar burjuva olan popülist partiler tarafından uygulamaya sokulan ekonomi politikalarına verilen isimdir. Kapanan bir dönemden söz edeceksek, bol yatırım ve yüksek karların olduğu bir dönem kapanırken, sefalet ve yoksulluğun artacağı bir döneme girdiğimizi, kapitalizmin Latina Amerika'da kriz çevrimine girdiğini söyleyebiliriz.

Küba’nın son 15 yılda iktidara gelen bu sol hükümetlere karşı tavrı nasıldı? Bu ülkelerle Küba arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlamak gerekir?

Küba Komünist Partisi, bu “sol” partilerin burjuva karakterini hiç belirtmedi. Bunun yerine, örneğin Arjantin’deki Cristina Kirshner hükümetini “Latin Amerika’daki savaşımın ulaştığı en yüksek nokta” olarak tanımladı.( http://www.rosarionet.com.ar/rnetw/nota120101). Benzer yorumları bütün bu sol görünümlü hükümetlerle ilgili olarak yaptı ve bu yorumlar uluslarası düzeyde bu burjuva partilerin sınıf mücadelesinde oynadıkları rol hakkında net bir kanıya varılmasını engelledi. Ayrıca, bu “sol” görünümlü hükümetlerden proletarya iktidarı için nasıl yararlanılabileceği konusunda düşünülmesini engelledi.

Bu yüzden, Küba’nın burada oynadığı rol, İspanyol edebiyatının ünlü çöpçatan karakteri “Celestina”nın rölüne benziyor. Örneğin yolsuzluğa batmış, boş bir ideolojiye sahip bir hükümet olan Venezüella hükümetini “devrimci” olarak niteledi. Bunun karşılığında Venezüella’dan ucuz petrol aldı ve büyük ticari avantaj elde etti.   

Küba’daki reform süreciyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Küba “Komünist” Partisi devrimci kampı terk etti. Yönetimi yozlaştı, diyalektiği, somut koşulların somut tahlilini bir tarafa bıraktı, taban için, halk kitleleri için ulaşılmaz, yalıtılmış, üyelerinin pek çok ayrıcalıklara sahip olduğu, devriminin tarihsel ideallerinden uzaklaşmış bir partiye dönüştü.

Küba’daki reformlar içe ve dışa yönelik. İçe yönelik reformlar, piyasanın büyütülmesi ve ulusal ekonomide giderek ağırlık kazanması yönünde. Dışa yönelik reformlar dünya kapitalizminin yabancı sermayenin girişi ve yerel halkın yoksullaşması temelinde ülkeye girişine dönük. Bu dışa açılımda en başta her emperyalist ülke gibi etkili olduğu piyasa alanını genişletmek isteyen ABD emperyalizmi geliyor. “Eski siyasi rakiplerin” pazarlığı olarak yansıtılan bu süreç, tabii ki Küba’da sosyalizmin gelişmesine katkıda bulunmuyor. Tersine, eğilim Küba’da kapitalizmin gelişmesi yönünde.  

Ama ABD’yle yaşanan yakınlaşma süreci Küba devriminin bir başarısı ve ABD emperyalizminin zorunlu olarak attığı bir geri adım olarak yorumlayanlar da oluyor.

Evet, Küba “Komünist” Partisi’nin bu yalanı söylemesinin nedeni şu: aldığı kararları başka türlü kabul ettirme imkanı yok. Ortada emperyalizmin verdiği bir taviz yok. Şu anda Küba’nın kapitalist gelişimi çerçevesinde bu gelişimin hızına ilişkin bir pazarlık söz konusu. Ayrıca, Küba piyasasına girmeye çalışan ve bu pazarlıkları yürüten tek ülke ABD değil. Çin, Rusya ve diğer Latin Amerika ülkeleri (özellikle bu ülkelerin tekelleri) de kan kokusunu almış köpekbalıkları gibi, Küba pazarına en hızlı girişi yapmak için rekabet ediyorlar.  

Arjantin’de Cristina Kirshner’den sonra yakın zamanda Brezilya’da da Dilma Rousseff iktidardan indirildi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Brezilya işçi sınıfı ve emekçi kitleleri de “XXI. Yüzyıl Sosyalizmi” denilen sahte-devrimci akımın kurbanı oldu. Dilma, diğer ülkelerdeki örnekleri gibi, yolsuzluğa batmış bir sosyal-demokrat hükümetin temsilcisi. Yine bu sahte-sol iktidarların bulunduğu ülkelerin çoğunda olduğu gibi, komünistler bu hükümetleri teşhir etmek, onların sınıfsal kökenlerini göstermek yerine bu iktidarların kuyrukçuluğunu yaptıkları için, bu hükümetler düşünce iktidar sağ-faşist güçlerce kolayca gasp ediliyor.   

Bu “sol” hükümetler kendi besledikleri bir canavar tarafından alaşağı ediliyorlar. İsimlerine (Brezilya İşçi Partisi) ve söylemlerine inanan kitlelerden gizli bir biçimde, kapalı kapılar altında burjuvaziyle sürekli pazarlık ettiler. Pazarlık ettikleri güçler, artık işe yaramaz hale geldiklerini hissettikleri anda bu “sol” hükümeti indirdiler.   

Çin ekonomisi yavaşlayınca, bu ülkeye hammadde ihraç ederek yıllardır hızla büyüyen Brezilya ekonomisi çok yavaşladı; dolar yükselince Brezilya kapitalizmi yüz yıldır görmediği kadar ağır bir krize battı. Brezilya tekelleri artık, işçi sınıfına daha fazla taviz vermek istemediği için halkın gözünü boyayan sosyal programları uygulayan (bunu da yukarıda sözünü ettiğim pazarlık sürecinde sürekli azaltarak yapan) sosyal-demokrasi yerine acilen ihtiyaç duyulan reformları uygulamaya koyacak, teknokratlardan oluşan bir “hükümet”i tercih ettiler.  

Son olarak, Venezüella’nın durumuyla ilgili görüşlerinizi almak isteriz...

Bu geniş konuyu elimden geldiğince kısa bir biçimde özetlemek istiyorum.

Allanıp pullanan “XXI. Yüzyıl Sosyalizmi”, Venezüella’da doğdu, Chavez’in iktidara gelmesiyle duyulur oldu. Öncelikle şunu söyleyelim, Chavezcilik tutarlı bir ideoloji değildir. Chavez, halkın umutlarını arkasına alarak, seçimlerle, barışçıl bir biçimde (Allende tarzında), iktidara gelinebileceği düşüncesinin yayıldığı, kitlesel hareketin sola kaydığı, sağ partilerin maskesinin düştüğü, işçi sınıfının örgütlü ve etkili bir partisinin olmadığı bir ortamda öne çıkmıştı. Müthiş bir ideolojik kafa karışıklığı vardı ve Troçkist “aydınlar” partisiz, ideolojisiz bir hareketin toplumu sosyalizme götürebileceği yalanını doğrudan ve dolaylı olarak yayıyorlardı. Troçkistler, “XX. Yüzyıl Sosyalizmini” bürokratizm olarak kötüleyerek, “XXI. Yüzyıl Sosyalizmi” ideolojisinin önündeki engelleri temizliyordu. Aslında, “XXI. Yüzyıl Sosyalizmi” “biz XX. yüzyılda yapıldığı gibi burjuvaziyi mülksüzleştirmeyeceğiz” demenin utangaç bir ifadesiydi.  

Chavezcilik, işçi sınıfının ve kitle hareketinin daha ileri gitmesini engelleyen bir baraj görevi gördü. Venezüella’daki kapitalist sistemin temellerine dokunulmadı. ABD emperyalizmine karşı petrol gelirinin ülke içinde kaldığı söylense de, Çin emperyalizminin ABD emperyalizmden doğan boşluğu hızla doldurduğunu, bu ülkenin Venezüella’yı borç batağına sürüklediğini, verdiği borç karşılığında petrol başta olmak üzere tüm madenlerine önümüzdeki elli yıl boyunca çok ucuz bir fiyatla el koyduğunu görüyoruz.

Chavez sonrasında iktidara gelen, politik ve ideolojik ahlaktan yoksun bir kişi olan Maduro’nun döneminde petrol fiyatlarının da düşmesiyle ekonomi çok daha kötüye gitti; Maduro eşini, dostunu önemli devlet mevkilerine getirdi, ekonomik krizin bütün sonuçlarını işçi sınıfının omuzlarına yükledi, burjuvaziyi sıkıştıracak, geniş halk kitleleri yararına tek bir reform bile yapmadı. Şu anda, enflasyon yüzde 300 civarında. En temel ihtiyaç malzemelerini almak için saatlerce kuyruğa girmek gerekiyor. İlaç bulunamiyor, soygun tehlikesi nedeniyle sokaklarda rahatça yürünemiyor. İşçi sınıfı ekonomik bir çöküş yaşıyor.  

Diğer ülkelerde olduğu gibi, Venezüella’da da işçi sınıfının bağımsız politikasını izleyen bir güçlü bir komünist parti olmadığı için sağ partiler sallantıdaki Maduro iktidarını ellerine geçirmeye daha yakınlar. Pek çok sol parti, farenin ağzı olmak yerine kaplanın kuyruğu olmayı tercih ettiler.




23 Nisan 2016 Cumartesi

IMF’nin Türkiye Değerlendirmelerini Nasıl Değerlendirmeliyiz?

“Kredi ücretli emeğin sermaye tarafından, proletaryanın burjuvazi tarafından, küçük burjuvazinin büyük burjuvazi tarafından sömürülmesinin geleneksel tarzda devam edeceğine olan güvene dayanır. Bu yüzden, doğası ne olursa olsun, proletaryanın her siyasi hamlesi, eğer bu hamle burjuvazinin doğrudan emri altında gerçekleşmiyorsa, bu güveni sarsar, krediyi zayıflatır” (Karl Marx, Burjuvazi ve Karşı Devrim, Marx-Engels Toplu Eserler, c. 8)

Başka ABD ve Avrupa olmak üzere dev finans tekellerinin çıkarlarını tüm dünyada savunan Uluslararası Para Fonu (IMF) 22 Nisan tarihinde Türkiye’yle ilgili kapsamlı bir rapor hazırladı. İngilizce yayınlanan raporu aşağıdan indirmek mümkün:

 
Raporu özetleyerek işçi sınıfının çıkarları açısından incelemeye çalışalım.

Rapor, Türkiye ekonomisinin durumu üzerine endişeli bir tonla yazılmış. Endişenin kaynağı, Türkiye’ye verilen kredilerin sorunsuz bir biçimde geri ödenmesi konusunda duydukları korku.

Öncelikle yapılan yatırımlarla elde edilen kar arasındaki makastan söz ediliyor:

“2003’ten sonra özel sektör tasarruf oranı (kar oranı), önemli ölçüde azalmış, bu durum cari işlemler açığına yol açmıştır.”

“Özel sektör tasarruf oranı 1998-2003 ortalama yüzde 18’in üzerindeydi. 2013 yılında bu rakam yüzde 9’a düştü ve 2010 yılından bu yana yüzde 13’ün altında kalmıştır.”

Buna karşılık:

“2014 yılında yatırım oranı yüzde 20’ye yükseldi. (2002 yılında yaklaşık yüzde 17’di)”

Yani karlar yapılan yatırımın gerisinde! Demek ki bir açık var. Öyleyse değirmenin suyu nereden geliyor?

“Cari işlemler açığı bol sermaye girişleriyle finanse edilmektedir.”

Demek ki, uluslararası finans kapitalden alınan borçlarla bu açık kapatılmış.   

(Parantez içinde: Cari açık, 2010-15 yılları arasında, GSYİH'nın ortalama yüzde 6½’unu oluşturuyor.)

“Finans sektörünün aracılık ettiği geniş sermaye girişleri ve finansal derinleşme, kredi kısıtlamaları hafifletti ve özel sektörün hızlı büyümesine yol açtı.”

Yani Türkiye burjuvazisinin büyümesinde kredi hormonunun payı var. Belli ki, borçlanma bedeli ödenerek (yani uluslararası finans kapitale artı değerin bir kısmını faiz biçiminde ödemeye razı olarak) potansiyel büyümenin biraz üzerine çıkılmış.

Bu borç da bankacılık sektörünün aracılığıyla gerçekleştirilmiş:

“Bankacılık sektörünün döviz borçlanma kredileri büyümenin önemli bir özelliği haline geldi ve net döviz yükümlülükleri Ekim 2015’te 176 milyar ABD dolarına ulaştı.”

Dikkat çeken nokta, borçların dolar cinsinden olması.

Bu ne anlama geliyor? IMF raporunu yazanlar sözlerini hiç sakınmamışlar:

“Bu eğilimler, Türk ekonomisinin bir kırılganlığa sahip olduğunu ve bu durumun son kertede sürdürülemez olduğunu göstermektedir.”

IMF’nin Türkiye’nin borç bağımlılığına ilişkin tahmini şöyle:

“Brüt dış finansman ihtiyacı yılda GSYİH'nın dörtte birinin üzerinde kalmaya devam edecektir. Zaten 2008 yılından bu yana GSYİH'nın yaklaşık yüzde 25’i oranında kötüleşen Türkiye’nin net dış varlık pozisyonu, daha da bozulacaktır.”

Bu borçluluğu daha da kötü duruma sokan durum şu: Türkiye’nin sermaye birikim hızı (burjuva ekonomistlerin tabiriyle “tasarruf oranı”) dünya ortalamasının altında.

“Uluslararası karşılaştırmalar mevcut Türk tasarruf oranının düşük olduğunu gösteriyor. Türk tasarruf oranı uluslararası dünya ortalamasının önemli ölçüde altındadır. Avrupa ve Orta Asya, Sahra-altı Afrika ya da Latin Amerika gibi nispeten düşük tasarruf oranlarına sahi bölgelerle karşılaştırsak bile, Türkiye’nin bu ülkelere göre bile daha düşük tasarruf orana sahip olduğunu görürüz.”

IMF, Türkiye’nin sadece düşük tasarruf oranına sahip olmakla kalmadığını, bir başka sorunun da bu oranın düşme eğiliminde olduğunu belirtiyor. Bu oran, “gelişmekte olan ülkeler”in oranının çok altında. Hatta, burjuva ekonomistlerin “geçiş ekonomileri” dedikleri, 1990’dan sonra kapitalizme geçen ülkelerin “tasarruf oranı”nın bile altında.

IMF, hızlı kredi büyümesiyle düşük tasarruf oranı arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor. Kredi çok hızlı büyüyor, buna karşılık yatırım oranı aynı hızda büyümüyor:

“Yurtiçi kurumsal banka kredi büyümesi 2013-14'te yıllık 40 arttı. Buna karşılık yatırım oranı GSYİH'nın yaklaşık yüzde 20’sinde kalarak genel olarak yatay bir seyir izlemiştir. Diğer bir deyişle, 2004-10 arasında ek kurumsal kredilerdeki mutlak miktar artışıyla yeni yatırım miktarı ortaya çıkan bağlantı, bu tarihten sonra değişmiş gibi görünüyor.”

Yani 2004-2010 arasında alınan kredi miktarıyla yapılan yatırım arasında bir uyumluluk vardı ama bu tarihten sonra bu uyum bozuldu. Kredi arttı ama yatırımlar artmadı. O halde, alınan krediler yatırıma gitmemeye başladı. IMF bu durumu “kredi kalitesinin bozulması” olarak tanımlıyor.

Krediler yatırımlara dönmüyorsa, kredi borçlarının ödenmesinde sıkıntılar yaşanacaktır. O halde ne yapmak gerekir? IMF burada, yine IMF’liğini yapıyor ve saldığı kötü nama yaraşır bir biçimde, her zaman yaptığı gibi, lafı dönüp dolaştırıp işçi sınıfının ve emekçilerin kemer sıkmasına getiriyor. Bu, şaşırtıcı değil, çünkü burjuvazi bugüne karşı krizlere işçi sınıfına daha fazla saldırmaktan başka “çare” bulamadı.

Bu “çare”nin ilk kısmı emekllik sisteminde bazı değişikliklerden ibaret. Emeklilik sistemi “fazla cömertmiş”. Emeklilik yaşı fazla düşükmüş. Emeklilik yaşındaki artış hızı da düşükmüş. Buna çözüm: özel emeklilik sisteminin geliştirilmesi. Bu şekilde ortaya çıkan emeklilik fonu da yatırım aracı olarak kullanılabilir diyorlar.

Türkiye nüfusunun %33’ü 20 yaşın altında (ancak %8’i 65 yaş üzeri), nüfusun %68’i çalışabilecek yaşta ama doğurganlık oranları çok düştü. Demek ki nüfustaki yaşlı oranı artacak. Hükümet de bunun farkında olduğu için, emeklilik sistemini kademeli olarak değiştiriyor.

Sermaye birikiminin önündeki ikinci büyük sorun: kıdem tazminatı! IMF, bu durumun düzeltilmesini “öneriyor”.

Burada değinmeden geçemeyeceğimiz bir konu var. Goethe bir eserinde (Sprichwörtlich) bir karakterini şöyle konuşturmuş:

“Düşmanın başarısını kabul etmekten
Daha büyük bir çıkar düşünemiyorum.”

IMF emeklilik sistemini, kıdem tazminatı sistemini, son derece ayrıntılı bir biçimde biliyor. Bizi bizden iyi biliyorlar. Dürüstçe düşünelim, aramızdan kaçı bu sistemi böylesine ayrıntılı bir biçimde incelemiştir? Uluslararası finans sermayesinin çıkarlarını koruyan bu kurum, sadece Türkiye’yi incelemekle kalmıyorlar, Türkiye’deki emeklilik ve kıdem tazminatı sistemlerini yine çok iyi tanıdıkları Meksika, Şili gibi ülkelerdeki emeklilik ve kıdem tazminatı sistemleriyle karşılaştırıyor, kendi sınıfsal bakış açılarına göre her bir ülkedeki “olumlu” yönleri, diğer ülkeye öneriyor.

Bu parantezi kapatıp, kıdem tazminatı konusuna dönelim. Kıdem tazminatı özel sektörde “çeşitli numaralarla” tam olarak ödenmese de, IMF kıdem tazminatı konusunu sermaye birikimi önünde bir engel olarak görüyor. Hükümetin kıdem tazminatıyla ilgili değişiklik planı olduğnu ama bu planın içeriğinin net olmadığını ve değişikliklerin tarihini belirten bir takvimin bulunmadığını belirtiyor. Yaptıkları hesaplamalara göre kıdem tazminatında yapılacak bir değişiklik GSYİH’nın %0.8 oranında bir “tasarruf” sağlayacak.

Burjuvazinin ekonomik terimleri böyle. Milyonların iş güvencesini elinden alıp kar oranını artırmaya “tasarruf” diyorlar.

Kıdem tazminatını “düzenlemenin” başka deyişle işçilerin iş güvencesini ellerinden almanın bir başka “faydası” da, “iş piyasası esnekliğini” artırması. Bunu insanların diline çevirirsek, kıdem tazminatı güvencesinden yoksun kalan işçilerin işlerini kaybetmesi korkusuyla her türlü dayatmaya karşı seslerini çıkarmalarının zorlaşması.

Bunun dışında, tıpkı özel emeklilik fonu gibi, kıdem tazminatlarının da bir fonda toplanması yine burjuvaziye hizmet etmek üzere bir kredi kaynağı oluşturması sağlanmış olacak. Bir sınıfın iş güvencesini kaybetmesi bir başka sınıfa kredi kaynağı oluyor.

IMF’nin değindiği bir başka konu da asgari ücretlere yapılan zam.

“Asgari ücret Ocak 2016 yılında yüzde 30 oranında artmış; bu durum yaklaşık 8 milyon işçiyi doğrudan etkilemiştir.”

Bunu belirttikten sonra bu “artışın” burjuvaziyi çok da etkilemeyeceğini ekliyor:

“Ama bunun istihdam üzerindeki etkisi büyük kayıt dışı işgücü piyasasının varlığı sayesinde hafifletilebilir".

Ayıca:

“Bu artış da önümüzdeki yıllarda enflasyonla birlikte kısmen aşınmış olacaktır.”

Raporda geçmişten benzer bir örnek veriliyor. 2004 yılında asgari ücrete %38 oranında zam yapılmıştı. Sonraki dört yıla baktığımızda bu artış %9.5 oranında bir artışa denk geliyor. Buna karşılık aynı dönemde ortalama yıllık enflasyonun %8.8 olduğunu düşünürsek zamların patronlara pek bir zararı, işçilere de pek bir faydası olmadığı görülüyor.

Hükümetin patronlara vereceği destek de, ücret zamlarının etkisini “hafifleten” bir başka etken olarak belirtilmiş. Bu desteğin devlet bütçesine zararı ise dolaylı vergilerle (yani en büyük yükü çalışanların sırtına yükleyen vergilerle) karşılanacağı belirtilmiş.

  










 




17 Mart 2016 Perşembe

2008 Aşırı Üretim Krizi Sonrası Bankacılıkta Emperyalist Rekabet

(Yazıdaki tüm veriler aşağıdaki rapordan alınmıştır)




Burjuva akademisyenlerin rolü tekelci mekanizmayı örtbas etmektir. Ama zaman zaman karşımıza, tekelci rekabetin bir yansıması olarak, burjuva iktisatçılar tarafından yazılmış ilginç raporlar geçiyor.  İşte buna bir örnek: Alman emperyalizminin çıkarlarını savunan bir “düşünce kuruluşu”nun hazırladığı “ABD Küresel Yatırım Bankacılığına Egemen: Avrupa Ne Yapıyor?” başlıklı rapor bankacılık sektöründe emperyalist ülkeler arasındaki rekabetle ilgili çok önemli veriler sunuyor.  


Raporun en genel sonuçlarını özetleyecek olursak, 2008 aşırı üretim krizinden sonra, ABD menşeli yatırım bankalarının dünya piyasalarındaki payı artarken Avrupalı yatırım bankalarının payının düştüğünü söyleyebiliriz.


Bu arada, 2015 yılından bu yana, Çin yatırım bankaları Asya-Pasifik pazarında Amerikan ve Avrupa yatırım bankalarını geride bırakmıştır.


2008 krizinden bu yana ABD’li en büyük beş yatırım bankası (Goldman Sachs, Morgan Stanley, JP Morgan, Citigroup ve Bank of America Merrill Lynch) bu alanda liderliğini koruyor. Bu bankalar dünyanın tüm kıtalarında yatırım yapıyorlar ve “üç katmanlı” bir hiyerarşi oluşturan bir yapının en tepesinde yer alıyorlar. İkinci katmanda ise, kendi bölgelerinde güçlü olan bankalar yer alıyor. Avrupa’da  Deutsche Bank, Barclays ve Rothschild, Asya’da ise CITIC bu ikinci katmana dahil. HSBC hem Asya’da hem de Pasifik’te yer aldığı için bu iki grup arasında bir banka sayılabilir. Üçüncü katmanda ulusal bankaların yatırım bankacılık kolları bulunuyor. Bu bankalar fiilen, Lenin’in “Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı eserinde belirttiği gibi, ilk iki grupta yer alan bankaların şubeleri haline gelmiştir.


Aşağıdaki tablo, en büyük 20 yatırım bankasının detaylı pazar paylarını veriyor. Dünyanın en büyük 20 bankası, dünya pazarının yüzde seksenine hakim! Başka bir deyişle, yirmi banka, dünya ekonomisini yönetiyor. Marx’ın “Kapital” adlı eserinde de söylediği gibi, bankalar genel muhasebenin ve üretim araçlarının toplumsallaşmasının biçimini gösteriyor.


Table1.png

Lenin
“Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı eserinin 64. sayfasında (İnter Yayınları), İngiltere, Almanya, Fransa, ABD dünya mali sermayesinin neredeyse yüzde 80'ine sahip olduğunu belirtmektedir; yüz yılı aşkın süre geçmesine rağmen, bu %80’lik oran korunmaktadır.


Bununla birlikte, ortada durağan, çatışmasız bir durum değil, tekeller arası yoğun bir rekabet var. Avrupa yatırım bankalarının payı 2010-2011’den beri düşüyor ve ABD’li yatırım bankalarının payı 2011’de %35’ten, 2015’te %45’e yükseliyor.


Aslında ABD bankaları 2008 krizinde çok büyük bir darbe yemiş ve pazar payları 2009 yılında %40’tan, 2011 yılında %35’e düşmüştü ama ABD devletinin (tabii ki kitlelerden topladığı parayı bankalara vererek verdikleri) “tam destek” sayesinde hızla toparlandılar.


Aşağıdaki tabloda Amerikan (ABD ve Kanada) yatırım bankalarının payının, 2010 yılında yüzde 58’den 2015 yılında yüzde 62'ye yükseldiğini,  Avrupa (AB ve İsviçre) bankalarının payının ise aynı dönemde yüzde 35‘ten yüzde 30’a düştüğünü görüyoruz.


Figure-2.png


Sadece Amerika kıtasını ele alırsak, ABD yatırım bankalarının yüksek payı daha da iyi görülür. Avrupa’nın payı 28'den yüzde 22'ye düşerken, ABD bankalarının piyasadaki payı, yüzde 63’ten yüzde 66’ya yükseldi.


Figure-3.png
Asya-Pasifik ve Japon yatırım bankacılığı pazarında ise oldukça ilginç eğilimler dikkatimizi çekiyor.  


ABD ve Avrupa yatırım bankalarının Asya-Pasifik pazarındaki payı 2010-2015 arasında düştü. ABD yatırım bankalarının payı yüzde 33'ten yüzde 24'e, Avrupa bankalarının payı ise yüzde 38’den 31’e düştü. Çin yatırım bankaları 2015 yılında artık yüzde 41 pazar payı ile kendi bölgesinde en büyük “oyuncu” haline gelmiştir.


Figure-4.png
Son olarak, Japon yatırım bankacılığı pazarına bakalım. Bu, geleneksel olarak kapalı bir pazardır. Yerel bankalar toplam piyasanın %70’ine egemendir ama  Japon yatırım bankalarının pazar yapı 2010 yılında yüzde 71’den, 2010 yılında yüzde 67 düşmüştür. Pazarın bu bölümünü bu dönemde payını yüzde 24’ten 28’e çıkaran Amerikan yatırım bankaları ele geçirmiştir.


Figure-5.png
Çin ve Japon yatırım bankaları, kendi pazarlarında hakim olmalarına rağmen, bu piyasalar Amerika ve Avrupa yatırım bankacılığı pazarlarından çok daha küçüktür. 2015 yılı rakamlarına göre yatırım bankacılığı pazar büyüklüğü Amerika’da 48.6 milyar, Avrupa’da 22.1 milyar, Asya-Pasifik’te 12.6 milyar, Japonya’da 3.6 milyar dolardır. Bu rakamlar, büyük Amerikan ve Avrupa pazarlarında lider pozisyona sahip beş ABD yatırım bankasının kesin üstünlüğünü başka bir biçimde ortaya koyar.